6 Mayıs 2017 Cumartesi

SİLİVRİ MEKTUBU & İSRAİL İZLENİMLERİ!, Nilgün Güresin (Sessiz Çoğunluğun Gazetesi; EKONOMİK DURUM)

SİLİVRİ MEKTUBU
Nilgün Güresin
80’li yıllarda yoğun bir iş haftasının  bitiminde şehirden uçarcasına kaçıp, gittiğim Silivri’ye neler olmuş böyle? Beton yığınlarının arasına sıkıştırılmış bir kasaba olmuş Silivri.  “İstanbul nasıl değiştiyse, Silivri’de öylesine kimlik değiştirdi işte” diyebilirsiniz. Ama benim aklımda ve kalbimde yer etmiş olan Silivri’nin denizindeki sularda, kendimi adeta atarcasına bıraktığım billur bir hafiflik, masmavi bir renk, kumsalında ise binlerce deniz kabuğu, istiridye ve benimle yarış eden balıklar vardı.  Evimiz de sanki bu tarife uygun olsun diye seçilmiş gibi Semizkumlar bölgesindeydi. İstanbul sıcaktan kavrulurken, insanı serinleten o esinti ile kendinizi cennette sanırdınız. Geceleri hafif, hafif yaprak hışırtılarını   duyarak uykuya dalmanın tadına doyum olmazdı.  
Etiler’den sabah 7.5, 8 gibi yola çıkılır; 1 gidiş, 1 gelişli E5’e girilir; Topkapı, Florya, Kumburgaz, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Silivri ve Semizkumlar’a  2 saatte varılırdı. Bu yolculuğun benim için en keyifli yönü Büyükçekmece’den hemen sonra ana yolun tam sağından itibaren başlayan, iki taraflı o uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlalarının olağanüstü görüntüsüydü. Gözlerime ilaç olurdu o sapsarı tarlalar. Ünlü Hollandalı ressam Van Gogh buralara gelmiş ve eşsiz manzaradan esinlenmiş olmalı diye düşünürdüm.  Semizkumlar E 5’in sahilindeydi ve ev sayısı ise bilemediniz 20-25 kadardı.
Ay çiçeklerinin İngilizce adı olan Sun Flower bana her zaman daha anlamlı gelmiştir. Van Gogh’a ilham olan bu müthiş bitki yüzünü daima güneşe döner; aya baktığını ben hiç görmedim. Bu dingin, sakin, huzurlu ve mutlu küçük sahil kasabasında gündüz ayçiçekleri ile sohbetler yapılırken, geceleri de avaz, avaz şakıyan ağustos böcekleri ve kurbağalarla danslar edilirdi. Ninni gibi gelirdi ağustos böceklerinin sesleri.
***
Hey gidi Silivri hey…
Şimdiki kuşaklar seni bambaşka tanıyorlar. Hapishaneler kasabası mı desem; şikeler yurdu mu? İmajın ve algının her şeyi yönettiği bu devirde senin adın cezaevleri ve mahkemelerle anılır oldu. Deniz kurudu. Balıklar öldü. İstiridye kabukları kırıldı, bozuldu. Ayçiçekleri önce boyunlarını büktüler, sonra da soldular. Hüzün, huzurun yerini aldı.
Aslında nasıl insanların ruhları varsa, binaların da, mekanların da ruhları olduğuna inanırım. Hani bir yere gittiğinizde kendinizi rahat hissederken, bir başka yerde huzurunuz kaçar ya. Kötü   enerji sizi sardı gibi gelir. Kıpır, kıpır olur, bir türlü yerinizde oturamazsınız. Yurt dışında ve özellikle Paris’te yaşarken sık, sık sokakları arşınlardım.  Çok eski bir   şehirdir Paris. Orada hemen her binanın bir öyküsü vardır; binanın dışında da yazar hatta. Örneğin,  “Bu bina 1881’de şu önemli toplantıya sahne olmuş; şu kişiler, şu antlaşmayı bu binada imzalamışlardır” gibi.  Tarihe sahne olmuş bu mekanlar böylece asla ölmez ve öldürülemez. Gelecek kuşaklara miras olarak bırakılır. Bu binaları yıkmak kimsenin aklına da gelmez. Binaların içine ve oradan da avluya girer, tarihsel enerjiyi hafızama kaydederdim. Yüzyıllardır ayakta kalabilmiş, öyküsü demode olmamış, olmadığına inanılmış bu mimari anlayışının benim ülkemde de olmasını dilerdim. Geleneksel olduğu için değil; bazı insani değerleri korumak ve daima hayatımızda kalabilmelerini sağlamak için.
25-30 yılda, kısacık bir zaman dilimi sonrasında Silivri artık benim gençliğimin Silivri’si değil.  Oraları tanımıyorum bile. Halbuki yazları koşarak gittiğim o huzurlu sahil kasabasını unutmamayı ve hayatıma anlam katmış tarihlerin benden bir, bir koparılıp alınmamasını isterdim.
Bugün ne yazık ki İstanbul’un Kadıköy semti de aynı alınyazısını yaşıyor. 14-20 katlı beton binalar rant uğruna daracık sokaklara dikiliyor. İstanbul’u çok sevdiğini söyleyenlere hatırlatmak isterim: Silivri’yi unutmayın.
***
İSRAİL İZLENİMLERİ!
Nilgün Güresin
Ocak ayının büyük bir bölümünü İsrail’de geçirdim. Turist olarak ikinci gidişimdi İsrail’e. İlki 2007 yılındaydı. Paris’ten İstanbul’a yeni kesin dönüş yapmıştım. Bir taraftan, 20 yıl sonra doğduğum kente yeniden dönmüş olmanın sevinci ve heyecanını yaşarken diğer taraftan kendimi artık Avrupalı hissediyordum. Benimsediğim batı      değerlerini, yaşam tarzını, kadın eşitliğini, düşünce ve basın özgürlüğünü sembolize eden Avrupalı bakış açısı ile çevremi gözlemliyor,  değerlendiriyordum. Ve neyse ki artık 2007’lerde bizim havalimanlarında da bellerinde kalaşnikoflu askerler cirit atmıyordu; İstanbul bir ölçüde de olsa sivilleşmiş, kafalar demokratikleşmişti. Şimdilerde olduğu gibi kimse kimsenin yaşam tarzına, kıyafetine henüz sataşmıyor, sosyal baskı uygulanmıyordu. 
Dolayısıyla 2007’de Tel Aviv havalimanına indiğimde en çok dikkatimi çeken ve beni rahatsız eden husus her adım başında dikilmiş silahlı askerlerdi. Yurtdışından gelen her yolcuyu-ne milletten olursa olsun- sorguya çekiyorlar ve valizler didik, didik aranıyordu. Güvenlik adına bile olsa batılı bir Türk olarak yadırgamıştım.
***                                  
İsrail 10 senede çok değişmiş. 2017’nin  İsrail’i olgunlaşmış, kendine güveni daha bir artmış. Sokaklar dingin, insanlar güler yüzlü, yaşantıları mütevazi ve mutlu. Bizde olduğu gibi caddelerde birbiriyle yarış eden bol miktarda en son model özel cip, Mercedes, BMW görgüsüzlüğüne rastlamıyorsunuz; ancak taksilerin tümü Mercedes, pırıl, pırıl tertemiz ve bakımlı. Şoförleri de öyle; hemen hepsi İngilizce biliyor. Restoran tuvaletleri de keza, tertemiz. İsrail kendisine her an yönelebilecek terör tehlikesinin farkında  olmasına rağmen en azından Tel Aviv havalimanı ve sokakları sivilleşmiş. Bir Orta Doğu ülkesi olmasına rağmen halkı batılılaşmış. Askerleri sadece Kudüs’te görmek mümkün. Özellikle büyük şehirlerimizde ve bazı turistik bölgelerimizde de gördüğümüz zengin-yoksul farkı İsrail’de pek yok. Turizmin önemini kavrayan İsrail kapılarını önyargısız her ülkeye açmış. Hem Tel Aviv ve hem de Kudüs’teki müzeler, restoranlar, kafeler her milletten insan dolu. Ören yerlerinde,  Mescid-i Aksa, Ağlama Duvarı ve Holokost Müzesi’nin önünde uzun kuyruklar var; Müslüman’ı, Hiristiyan’ı, Yahudisi kuyrukta. İnsanlık adına hoş bir manzara. Bugün din adına yapılan kavga, gürültü, kışkırtma ile alay edercesine. Tel Aviv’in hemen güneyinde bulunan ve Osmanlı’nın izlerini taşıyan sahil köyü Yafa, Arap restoranları, sokak satıcıları, antikacılar ile cıvıl, cıvıl. Arap usulü humus, nohut köftesi felafel ve bizim Ege otlarına benzeyen meze tabaklarına doyum olmuyor. Yine İsrail’in Yahudisi ve Arabı bir arada, çoluk, çocuk yemekte.  Bu sahneler bizim medyada niçin yer     bulmaz acaba?
Ben İsrail’de hiçbir zorluk çekmedim, bilakis Türk olduğumu duyan İsrailliler  telefonlarına sarılıp bana Antalya’da,   Marmaris’te çekilmiş tatil fotoğraflarını gösterdiler. Ah şu politikacılar olmasaydı diye düşündüm. Halkları kışkırtan da, önyargıları körükleyenler de, bizleri birbirimize düşman edenler de hep siyasetçiler. Tabii halklar da akıllarını başlarına alsınlar ve bu kışkırtmalara pas vermesinler, değil mi?
Olurda Tel Aviv’e yolunuz düşerse Sanat Müzesi’nde çok önemli bir Empresyonist Ressamlar koleksiyonu var. Neredeyse Paris’teki Monet Müzesi ile rekabet edecek kadar zengin. Nazilerden, Kanada’ya, Amerika’ya kaçarken bazı değerli mallarını da yanlarında götürebilen Doğu Avrupa Yahudileri bağışlamış tüm resimleri. Hatta Müzenin kurulmasına öncülük ederek tüm varlığını müzeye bağışlayan aile de Kanadalı.
***
İsrail ile ilgili yazacak çok konu var. Çölün, çöl kumunun üzerine okaliptüs ağaçlarını, portakal ve gül bahçelerini nasıl diktiklerini, beslediklerini ve yaşattıklarını yazmaya 2 sayfa yetmez. Dolayısıyla her şeyi yoktan var etmek için inanılmaz bir toplumsal ruh ile gece, gündüz çalışmış – ve hala da aynı tempoda çalışan - insanların ülkesinde doğa mucizesi ve ileri teknoloji olmaz da ne olur? Yoktan var ettikleri ülkeyi canları pahasına savunmalarını beklemek ise ancak doğaldır.

4 Mayıs 2017 Perşembe

FİLOZOFİ KÜRSÜSÜ: “ÖLÜME FELSEFİ BAKIŞLAR” Bedri Rahmi EYÜPOĞLU, Nihat BEHRAM, İ. Hamit Hancı - Gönderen: Ali Aslan Dumanol

FİLOZOFİ KÜRSÜSÜ: 
“ÖLÜME FELSEFİ BAKIŞLAR”
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU, Nihat BEHRAM, İ. Hamit Hancı
Gönderen: Ali Aslan Dumanol (stratejik danışmanlık & Strategic Consultancy)
 
KORKMA  
Dün sabah işe giderken
Ölümü gürdüm ölümü
Ansızın kesti yolumu
Usulca tuttu kolumu
Korkma dedi   
Bedri Rahmi EYÜPOĞLU                         

ÖLÜMDEN BAHSETMEK İÇİN ÖNCE HAYATI BİLMEK LAZIM.
Dünyada hayatın 3,8 ile 4,5 milyar yıl önce başladığı sanılmaktadır. İlk yaşam belirtileri tek hücreliler 680 milyon yıl, ilk omurgalı 450 milyon, ilk insansa 14 milyon yıl önce ortaya çıkmıştır.

Amin Maalouf’a göre; “Yaratılıştan bu yana geçip giden binlerce yıl olmasaydı, yaşadığımız dakikaların hiçbirini yaşayamazdık ve atalarımızın ardından gelenlerin rastlantıları, vaatleri, kutsal birliktelikleri ya da günahları olmasaydı kalp atışlarımızdan hiçbiri olmazdı”. Ve Gaarder'in dediği gibi, “hayatta oluşumuz tek ve çok uzun bir rastlantılar zinciri. Bu zinciri geriye doğru ta bölünüp çoğalan ilk canlı hücreye kadar izleyebilirsiniz. Benim zincirimin üç dört milyar yıllık süre boyunca herhangi bir anda kesintiye uğramamış olma ihtimali, gözümüzde canlandıramayacağımız kadar küçük. Ama ben aradan sıyrılmışım işte. Karşınızda duruyorum. Ve bu gezegende sizinle birlikte yaşamamı sağlayan şansın akıl almaz bir şey olduğunu biliyorum. Dünyadaki en küçük kurtçuklann bile ne kadar şanslı olduklarını düşünüyorum. Ya şanssız olanlar. Yok ki olanlar. Hiç doğmadılar. Yaşam, sadece kazanan numaraların görebildiği muazzam bir piyango. İnsan nasıl bu gezegendeki yaşam karşısında gözlerini yumar ya da onu olağan sayabilir. Nedense dünya bir alışkanlık haline gelmiştir birçoğu için. Hâlbuki küçük çocuklar gördükleri şeylerden öyle etkilenirler ki gözlerine inanamazlar. Oysa yetişkinler için gerçeklik olağan bir şey olmuştur. Bu dünyanın kavranılmaz bir mucize olduğunu fark etmek önemli olan. Bunun farkına varmak, işte bu bir doğum günüdür. Zaten bir kez doğmak yetmez insana”.

Sokrat; Yaşam ve dünya hakkında daha fazla bir şey bilmediğini düşünerek acı çekmiştir. Sokrat ile diğerleri arasındaki fark, ötekilerin ondan daha fazla bir şey bilmedikleri halde, o azıcık bilgileriyle gayet memnun yaşayabilmeleriydi.

Milattan önceki çağlarda küpün içine gömerlermiş ölüleri. Biz buna bu gün “Hoker tipi gömülme” diyoruz. Küp rahim şeklindeymiş ve ölüm anne rahmine dönüş kabul edilmekteymiş.

Ölüm nedir sorusuna, kısaca yaşamın sona ermesidir diye cevap vermek mümkündür.

Aslında düşünmediğimiz düşünmek istemediğimiz bir gerçekliktir öIüm. İtalyan şair ve filozofu Dante “La Divina Commedia”sında “yaşayanlara, yaşamın ölüme doğru bir koşu olduğunu öğret” der.

Acaba bize ne zaman “ölü” derler ya da ne zaman ölü sayılırız. İnsanların doğal olarak ölebildikleri ve ölümün ne olduğunu açıkça bildiklerinden emin olabildikleri günler artık geride kalmıştır. Bize ölümün ne olduğunu söylemesini tıptan bekliyoruz; çünkü giderek daha çoğumuz hastanelerde ölüyoruz.

Ölüm tanımı tarihsel süreçte değişikliklere uğramıştır. Ölümün tanımının sorgulanmasına neden olan iki temel gelişmeden birincisi, organ aktarımı; ikincisi ise, insanın yaşamsal işlevlerini yapay olarak sürdüren yaşam destek sistemlerinin ve bu sistemlerin etkinliğini artırarak destek veren farmakolojik maddelerin geIişmesidir.

Geleneksel olarak ölümün ortaya çıktığı zaman hep beIli bir an olarak ele alınmıştır. Bu bakış açısı bazı durumlarda örneğin hukuk açısından doğru gözükebilir. Çünkü hukuk açısından ölüm için kesin bir zamana başka bir deyişle bir “an” a ihtiyaç vardır.

Oysa ölümün olduğu an kavramı göreIi bir kavramdır. Hukukçular, filozoflar, biyologlar, din ve tıp adamları için farklı anlamları vardır.

Biyolojik açıdan olaya yaklaştığımızda ölümün bir anda oluşmadığı ve vücutta belli aşamalarda meydana geldiğini görürüz. Gerçekte parça parça ölmekteyiz.

Ölüm anı, ancak yaşayan kişide geri dönüşümsüz olarak canlılık aktivasyonunun kaybolduğu kabul edilen olarak tanımlanabilir. Solunum ve dolaşım durması sonucu beyin ölümünün gerçekleşmesine somatik ya da fizyolojik ölüm denilmektedir. Bu aşamada vücut dokularının büyük çoğunluğu canlılığını halen korumakta, oksijensizliğe dayanma sürelerine göre yavaş yavaş canlılıklarını yitirmektedirler. Hücre düzeyindeki ölüme ise, hücre ölümü (biyolojik ölüm) denmektedir. Somatik ölüm ve hücresel ölüm arasındaki sürede hücreler canlı oldukları için organ nakli yapılabilmektedir.

Ölüm basit ve kolay anlaşılır bir olay değildir. Anlaşılabilmesi için anlamaya çalışmak gerekir.

Paulo Coelho: Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım isimli kitabında ölümün var olmadığını; yaşamın, biz doğmadan önce var olduğunu, biz bu dünyadan ayıldıktan sonra da varolmayı sürdüreceğini ileri sürer.

Ölüm sonrası vücutta geç dönemde de bazı fiziksel değişiklikler oluşmaktadır. Öncelikle ceset soğumaktadır. Ölümden hemen sonra izlenen birincil kas gevşemesini takiben tüm kaslarda bir sertleşme olmaktadır. Ortalama 3-6 saatte oluşan ölü katılığı yaklaşık 36 saatte kokuşmanın başlaması ile çözülmektedir.

Özel bir durum ölü sıkışmasıdır (Kadeverik Spazm): Moleküler ölüm sırasında aktif kas gevşemesi meydana gelmeyip kasın ölüm anında kasılı kalmasıdır. Daha çok bazı ihtiyarlarda, savaşta ve bazı boğuşmalı ölümlerde görülmekte, kişi öldüğü pozisyonda kalmaktadır.

Ölü lekeleri: Kan dolaşımı durduktan sonra, yer çekimi etkisiyle kan cesedin alt bölümlerine doğru birikmeye başlar. Deride önceleri küçük noktacıklar şeklinde başlar, giderek yayılarak tüm cildi kaplar. Basıya uğrayan bölümlerdeki kılcal damarlar kanla dolamayacağından bu bölümlerde ölü Iekesi gelişmez. Ölü Lekeleri genellikle koyu mor renktedir.

Kokuşma-Çürüme: Ölüm sonrası cesetteki bakterilerin salgıladıklan enzimler ve diğer enzimlerin etkisiyle dokuların gazlar, sıvılar ve tuzlara dönüşmesidir. 15 -20°C' de açık havada optimal koşullarda kokuşma 36-48 saat içinde başlamaktadır. Bu durum sıcak havalarda 24, daha serin havalarda 72 saat olabilmektedir. Kokuşma; ilk renk değişikliği genellikle karın bölgesi sağ alt yanında (ilioçekal bölgede) el ayası büyüklüğünde yeşil görünümle başlamaktadır. Bu bağırsaklarda üreyen bakterilerin açığa sülfürle meydana gelen sülfhemoglobin nedeniyledir. Suda boğulma, güneş çarpması, menenjit, elle, iple boğma ve asılarda ise genellikle çürüme baş bölgesinden başlar. Daha sonra tüm cilt yeşil mavi, daha sonra da giderek yeşil siyaha bir renk alır. Organların erimesi ve mikroorganizmaların üremesi dokularda bir taraftan kıvam değişikliklerine neden olurken diğer tarafları kokuşma gazlarının meydana gelmesine neden olmaktadır. Sonuçta gaz bülleri ve kötü koku oluşmaktadır. Açığa çıkan gaz, sindirim sisteminde bağırsakların şişmesine ve bu nedenle cesedin karın bölgesinin şiş görünümüne neden olmakta, diğer taraftan da bu gazlar mideye doğru basınç yaparak içeriğini daha yukarılara doğru itmektedir. Aynı gaz basıncı nedeniyle bağırsaklarda var olan gaita anüsten dışarı atılmaktadır. Cildin gazlar nedeniyle şişmesi kişinin normal yüz fiziğini değiştirmekte, bir süre sonra gözleri şiş burnu hafif kalkık ve dudakları şiş, dili dudakları arasından dışarı çıkmış zenci yüzü görünümünde bir yüz meydana gelmektedir.

Hint Mitolojisinde Garuda, Tanrı Vishnu'yu taşıyan, kuşların kralıdır. Garuda'nın maskesi denilen büstünde, kuşun gagasının çürümüş insan vücudundaki dil ve dudaklara benzer şekilde çıkıntı yaptığı görülmektedir. Bu, ölümden sonra başka bir yaşam olduğuna inanılan Budist inanışı ile ilişkilidir. 

“Shokowa” veya “Yama” büstü ise 1251’de yapılan Enohji Tapınağı'nda (Ka-makura, Japonya) bulunmakta ve ulusal hazine olarak gösterilmektedir. Yama, Yunan Mitolojisi’ndeki ölüm tanrısı Hades'in yargısı olarak bilinir ve bir Çin yargıcı gibi değerlendirilmiştir. Çin'den gelen Budizm ile Japonlarca tanınmıştır. Yama hakkında Hindistan'daki eski dilde yazılmış öykülerde Yama vakur görünüşlü ve cildi soluk mavi ya da yeşil olarak tanımlanır. Bu idolun rengi, ölüm sonrası değişiklikler sonucu yeşil görünen ölü vücutla benzerlik göstermektedir, gözlerde benzer şekilde ileri fırlamıştır.

Ciltte değişik büyüklükte içlerinde kokuşma gazları bulunan büller ortaya çıkmaktadır.

Gaz basıncının etkisiyle 2-3 haftada karın patlamaktadır. Bu gürültülü bir olaydır. Hatta sessiz ortamlarda mezarda meydana gelen bu patlamanın sesinin dışarıdan duyulduğu belirtilmektedir. Karın patlayınca karın ve göğüs çöker. Tüm organlar çamur kıvamı alır. Giderek kaslarda erimeye başlar. Yaklaşık 5 yılda ceset tamamen iskelet kalır.

Bazı özel durumlarda kokuşma gerçekleşemez. Sabunlaşmada; Nemli ortamlara gömülen ya da sıvı ortamda kalan cesetlerde deri altı yağ dokusundan zengin bölgelerde yağlar enzimlerin etkisiyle suda erimeyen Ca ve Mg sabunları meydana getirdiği saptanmıştır. Sabunlaşmaya uğrayan vücut bölgesi yapısal özelliklerini yıllarca korur. Mumyalaşma' da; ölümden sonra dokular ve organlar su kaybederek kurumaktadır. Çöl kumu gibi sıcak ve kuru zeminlere gömülen ya da benzeri ortamda bırakılan cesetlerde meydana gelir. Bir kez meydana geldikten sonra da yıllarca bu özellik kaybolmaz. Mumyalaşma meydana gelen cesetlerde kimlik saptamada yararlı ipuçları alınabilir.

Tarih boyunca ölüm hep merak konusu olmuş ve hakkında çok şeyler söylenmiştir. Gılgamış Destanı'nda Utnapiştim, Kızgın ölümün insanı sinsi sinsi hep arkadan izlediğini, ölümün biçiminin çizilemediğini söyler. Roma'da ölenlere Agate Tuke “uğurlar olsun” denildiği anlatılır.

Tarihte ilk kez otopsi yaparak ölüm sonrasını araştırmak isteyenler Morti Docentus Vivi, yani “ölüler yaşayanlara öğretir'' sözcüğünden destek almışlardır.

Aslında insanlar gerçek olarak ölümde eşittir. Bir acem şiiri şöyle der: “Ölüm adildir. Aynı haşmetle vurur şahı fakiri”.

Gılgamış Destanı'nda Utnapiştim, Gılgamış'e 4000 yıl önce şunları söyler:

Yoksullarla soylu, kaderin isteğine yaklaştıkça
Bir örnek olurlar değil mi?

Büyük filozof Sokrat, idama mahkûm edildiği zaman, ölüm hakkında şöyle konuşur: Ey hâkimler, beni ölümle korkutamazsınız. Çünkü ölüm söylendiği gibi derin ve sürekli bir uykuysa bu uykunun bir geceliğine bile hasret nice hükümdar vardır. Yok, eğer ölüm ebedi bir hayata geçiş, bir uyanış ise benden evvel giden sevgili dostlarımla buluşacağım için çok mutluyum. Her iki halde de ben kazançlı çıkacağım.

Romalılar için ölüm pek korkulan bir kavramdı. Özellikle yoksul kişiler, gerektiği gibi gömülmeyenlerin yalnızlık içinde ve mutsuz bir ruh olarak sonsuza dek acılar çekeceğine inanırlar ve ölümden fazlasıyla korkarlardı. Yaşamı süresince her Romalı, ruhunu böyle bir sondan kurtarmak için, para biriktirirdi. Zengin Romalılar kendilerine anıt hazırlatırlardı. Oysa köleler ve yoksullar ihmal edilirler, genellikle bir fıçının içinde toplu mezarlara gömülürlerdi. Cesetler, kent dışında açılan büyük çukurlara hiçbir tören yapılmadan doldurulurdu. Böylesi bir dehşetten kurtulmak isteyenler her türlü özveride bulunmayı göze alırlardı. Bu bakımdan, yeterince zengin olmayan Romalılar için tek çare, gerektiği gibi gömülmek için para biriktirmek ve bir Gömü Kolejine üye olmaktı.

Roma yasalarını içeren 12 broz tablette yer alan bir maddede; Deorum manium iura sancta sunto “Ölülerin hakları kutsaldır” denilmektedir.

Zerdüştlükte ise ölü gömme geleneği yoktur. Birçok kötülüklere bulaşan insan cesedinin toprağı kirletmesinden kaçınılır. Bu yüzden ölüler kutsal sayılan akbabaların yememesi için “Sükûn Tepesi” denen yüksek dağ doruklarına bırakılır.

Kasım ayında ölüm oranı çok yüksek olduğundan İtalya'da 2 Kasım ÖIüler Günü olarak saptanmıştır.

Yunan Mitolojisinde ölüm ülkesi'nin adı dite' dir.
Esnasında insanlığın kabul edemediği bir olgudur ölüm.
Yunus'a “Onlar ki çoktur malları
Gör nice oldu halleri
Sonucu bir gömlek giymiş
Onunda yok yenleri” dedirtendir.
Âşık Veysel’ce “Var mıdır dünyaya gelip de kalan
Muradu maksudu hepisi yalan
Gülüp baştanbaşa muradın alan
Ölümü dünyada hakikat gördüm” diye anlatılan hakikattir.

Sabahattin Eyüboğlu ise şöyle demektedir: “İnsan, ölüm üstünde durmadan yaşamının tadına varamaz. Yalnız ölümün ne olduğunu bilen, yaşamanın nasıl olduğunu da bilir''.

Büyük İskender’in Mezar Taşı’nda “Bir zamanlar dünyayı sığmazdı, şimdi şu küçük mezarda yatıyor” yazılıdır.

Amerika kıtasında Siyu Yerlileri savaşa giderken “Ölmek için güzel bir gün” derlerdi.

Anadolu’da ölüme ilişkin birçok gelenek ve inanışlar vardır. Bazı bölgelerde Baykuş ötmesi, köpek uluması, ayna kırılması ölümü düşündürür. Bir mahalle evden ölü çıktığında o mahalledeki su dolu kaplar “Azrail parmağını batırmıştır ya da bıçağını yıkamıştır'' diye dökülür. Cenaze geçerken “üstüne ölüm uykusu çökmesin” diye uyuyanlar uyandırılır. Ölü evinden çıkan “ölümün ağırlığı taşa geçsin” diye taşa oturur. Mezara toprak atanlar ard arda ölümler olmasın diye kazma küreği elden ele vermeyip toprağa koyarak başkasına iletirler. Bazı yörelerde ölünün ardından kırk gün yas tutulur, kara yazma bağlanır.

Bilindiği gibi, Anadolu folklor kültüründe ‘Lokman Hekim’in önemli bir yeri vardır. Söylenceye göre bulduğu ölümsüzlük otunu suya düşürdüğünde kendisi de ölmüştür. “Sayrılığı sağaltan çiçekler / Dile gelirmiş /Lokman Hekim / Çıkınca kırlara... / Çukurova'da bulmuş / Ölümsüzlük otunu / Giz olmuş / Ceyhan Köprüsü'nden / Düşürünce sulara...”.

Yalancı Ölüm denilen bir durumda; Kalp ve solunum işlevleri geçici olarak durmakta ya da ileri derecede yavaşlamaktadır. İşlevler fark edilemeyecek kadar zayıf olduğundan kişi ölü zannedilmektedir.

Afşar Timuçin; “Zamansız ölüm yoktur, erken ölüm vardır” der. “Ölüm ölümdür, şu ya da bu biçimde oluşu pek bir şey değiştirmez. Yaşamı savunmak gerekir, ancak ölmeyi bilmek de bir şeydir. Bazen ölüm bizi yakalar, bazen biz ölümü yakalarız elimizle.  ...Her şey insana ölümü düşüründürebilir, olumsuz şeyler kadar olumlu şeyler de.”

İnsani korkulardan biridir ölüm korkusu. Düşünmediğimiz, Can Yücel'in dediği gibi “ölümü unutarak” yaşadığımız doğru. Bize ölümü hatırlatmak ise sevdiklerimize, akrabalarımıza düşüyor genellikle. Bir yakınının ölümü yakıp yıkıyor insanı.

Ölüm olayına pek çok kişinin ilgisiz kalması, hatta inkâra sapması kendi şuur altlarındaki ölüm korkusundan ileri gelmektedir. Freud bu korkuya ''Tha-natos'' adını vermektedir.

Ölüm, doğumdan farklı bir şeydir, yok oluştur ve kabul etmesi zor bir olgudur. İnsana ölümün sevimsiz yüzünü çok erken fark etmiş, doğada bunu gözlemlemiştir. Son ana kadar hayatiyeti olan vücudun birdenbire cansızlaşması ve daha kötüsü bozulup, yok oluşunu insanoğlu dehşetle izlemiştir. Bu son o kadar korkutucu olmuştur ki, insan çabasını ölümsüzlüğü elde etmeğe yöneltmiştir. Babil’lilerin ulusal destanında Gılgamış, ölümsüzlüğü elde etmek için yeraltından ölümsüzlük otunu çıkarır. Ancak bir fırsatını bulan yılan bunu yer. Yılanın çok yaşayan hayvan olması bundandır. Ayrıca bu nedenle yılan: suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida’nın da simgesidir. Eski Yunanlılarda yılanı tıbbi bitkilerin özlerini bilen bir cadı gibi düşünmüşler, onu tıpta bir sembol olarak kullanmışlardır. Ortaçağ Avrupası’nda yılana özel yılan figürlü paralar basılmıştır. Bunların arka yüzünde “Yılana bakan yaşayacaktır” cümlesi yazılıdır. Yılan, özelIikle zehirli yılan ölüm sembolüdür. Ancak ölümün zıddı olan hayatı hatırlatmaktadır. Dolayısıyla hayat ve sağlığı sembolize etmek için kullanılan bir motif kimliği kazanmaktadır.

George Thomson ''Ölülerin yılanlarda cisimlenmesi, insanlığın ortak kalıtı olan bir inançtır. Yılan deri değiştirerek yeniden canlılık kazanır ve böylece ölümsüzlüğün ve yeniden doğma gücünün bir simgesi olup çıkar” der.

La Bruyere’e göre, İnsanların ölüme mahkûm olmaları ve hayatı sevmeleri doktorları hep hatırı sayılır kişiler yapacaktır.

İnsanoğlu varoluşundan beri ölümsüzlüğün sırlarını aramış ve aramaktadır. Bir çok hastalıklara çare aranması ya da DNA şifrelerine dışarıdan müdahalelerle yaşam süresinin uzatılmaya çalışılması, biyolojik açıdan bir ölümsüz arayışının sonucudur. Esasında ölüm sayesinde biyosfer, genişlemeyen bir gezegende kendine yer bulabilmektedir. Biyolojik evrim de ancak ölümle sağlanabilmektedir.

Çeşitli mitolojilerde ölüm-yaşam döngüsü ele alınarak ölümsüzlüğe olan özlem simgeleştirilmiştir. Ana tanrıça İştar'ın (Babil'lilerin Venüsü) sevgilisi Temmuz yazın ölen bitkilerle cehenneme gider, bütün ülkede onun için yas yapılır. İştar 2 ay sonra onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir. Bu döngü her sene gerçekleşir. Yunan mitolojisinde, kızı Persephone, ölülerin yer altı tanrısı Hades tarafından kaçırılan bereket tanrıçası Demeter dünyaya küser ve kıtlık başlar. Araya Zeus girer ve Persephone’nin yılın yarısında annesinin, yarısında kocasının yanında kalması kararlaştırılır. Annesinin yanına döndüğü bahar aylarında bolluk bereket ve şenlikler olur. Mısır mitolojisinde de Tanrı Set'in öldürdüğü kardeşi Osiris, eşi İsis tarafından canlandırılır.

Birçok felsefi görüş, ölümsüzlüğü insanlığa bir takım eserler verebilmek olarak görmektedir. Adlarını ölümsüzleştirenler tüm çabalarını ve gelecek kuşakları mutlu etmeğe, onlara daha insancıl bir dünya sağlamaya sarf etmektedirler. “Hayat da masal gibidir; ne kadar uzun olduğu değil ne kadar iyi olduğu önemlidir” der Seneca. Thomas Campbell ise şöyle demektedir: Geride bıraktıklarımızın kalplerinde yaşamak, ölmemektedir. Barış Manço'ya göre; “İnsanın adı en son ne zaman anılırsa o zaman ölmüş olur”. Goethe bu konuya “Faydasız hayat bir erken ölümdür” sözleriyle katkıda bulunmaktadır. Eski Mısır dininde Maat doğruluğun ve adaletin tanrıça’sıdır. Güneş Tanrısı Ra'nın kızı ve bilgelik Tanrısı Tot'un karısıdır. Ölüm Tanrısı Osiris'in ölüleri yargılama töreninde, ölen kişinin yüreğinin, bir kafesinde Maat'ın (ya da onu simgeleyen devekuşu tüyünün) bulunduğu terazide tartılarak sınandığına inanılırdı.

Eski Mısır geleneklerine göre ölüden bahsetmek onu yaşatmak demektir. Mumyalanmış olarak gömülen bir bilgenin mezarında ziyaretçilere şöyle hitap edilir: “Yeryüzünde olan ve şu kabrin yanından geçen siz yaşayanlar, yaşamı seven ve ölümden nefret eden sizler, adımı telaffuz edin ki yaşayayım, bu sözleri benim için okyun”

“Nasıl öldüğümüz, kim olduğumuzu gösterir. Hayatı ölüm tanımlar... Ölümlerimiz hayatlarımızı aydınlatır. Ölümlerimiz anlamdan yoksunsa, hayatlarımız da yoksun demektir. Her birimiz aradığı ölümü ölür, kendi için hazırladığı ölümü'' der Octavio Paz.

Albert Einstein olaya farklı bir boyuttan yaklaşmış ve “Barış gibi inandığımız bir dava uğruna ölmek, savaş gibi inanmadığımız bir şey uğruna acı çekmekten daha iyi değil midir?” sorusunu sormuştur.

Ünlü Rus ozanı Yesenin 1925'de bileklerini kesti ve kendi kanıyla şu dizeleri yazdı “ölmek yeni bir şey değildir bu dünyada, ama yaşamak da yeni bir şey değildir.

Ölüm yaşamının bir parçasıdır. Yaşamdan soyutlanamaz, yaşamın içindedir. Yaşıyorsak öleceğiz de. Ancak, Aziz Nesin'in dediği gibi ölümü hak etmek, Iazımdır.

Sokrat, masum olduğu halde ölümü kabullendiği için üzülen bir dostuna, şöyle der: Yoksa suçlu olarak mı ölmemi isterdin benim.

İlhan Selçuk, ölen dostunu anarken “Utangaç sevdalılar gibi hiçbir zaman çıplak gerçeğiyle dile getiremediğimiz ölüm, tüm yaşamda kafamızın içinde, bilincimizin gizeminde, dilimizin ucundadır. Oysa insan, ölümünü de hayatında yaşamalı!.. Ölüm, yaşamın kapsamına alınırsa güzelleşir, benimsenir, özümsenir... İnsan sapına dek özgürleşmeli... Aşkta da... Ölümde de.'' demekte.

İnsan hayatı için hiçbir umut yokmudur. Hayatın bir anlamı yok mudur? Vardır, diye yanıtlar Heidegger: Mutlak ölüm gerçeği vardır ve bu gerçek, bu hayatta yaşanacak en değerli şeyin tek ilham kaynağı ve bu gerçeğe erişmenin yüce güdülenimi olmuştur ve hala da böyledir.

Birçok insan için bu önerme tamamen çelişkilidir. Hepimizin özlemini duyduğumuz şey unutuş iken, hayatın bu anlamı nasıl olabilir? Durum buysa, insan başkalarının ihtiyaçlarına nasıl ilgi gösterebilir. Nasıl kendini feda edebilir ya da nasıl “ahlaklı” olmaya çalışabilir. Tennyson'un dediği gibi, şayet “ölüm her şeyin sonu ise” yiyebildiğimiz kadar yiyelim, içelim keyfimize bakalım, zira ne dürüstlük ne adalet, ne de yetenek ve fırsat eşitliği vardır. Russel'ın dediği gibi,  “insan dehasının gündüz görülen bütün parlaklığı güneş sisteminin büyük ölümünde yok olmaya mahkûm” ise, deha olmuş olmamış ne fark eder? Eğer insan ırkının bütün yaratıcı ve entelektüel yaratımları eninde sonunda varlıklarını tümden yitirecekse çabalamak niye? Eğer “geriye kalan sükûnetse”, önceki şamataların ne anlamı var?

Heidegger bize yukarıda özetlediğimiz tutumun tersi bir ölüm tezi sunar. O ölümü ve ölümün kaçınılmazlığı yüzünden zihinlerimizdeki endişeyi bütün yaptıklarımızın asli güdüleyici unsuru olarak görüyordu. Ona göre “endişe olmadan yaratıcılık olmaz” “Bizi bir şey yapma gayretine sokan tek şey, var olma süremizin kısa olduğu bilgisidir. Bu bilinç yoksa varoluşumuz sonu gelmez bir erteleme süreci olurdu. Eğer bundan kuşku duyarsanız, kendinize şu soruyu sorun. İlelebet yaşayacağımız ve ölüm diye bir şeyin olmadığı gibi kesin bir bilgiye sahip olsaydık, kendimiz herhangi bir şey yaratmak için zorlar mıydık? Düşünün ki sizin ve benim önümüzde uzanan sonsuz bir hayat var. Bu makaleyi yazar mıydım şimdi? Siz onu okuma zahmetine katlanır mıydınız? Belli ki önümüzde bir sonsuzluk olduğu sürece, böylesi uğraşları yarına, gelecek yıla ya da bir milyon yıl sonrasına erteleriz. O zaman bilinen atasözünü yeniden şöyle yazabilirdik (Yarına bırakabileceğin bir işi asla bu gün yapma).

Edebiyat elimizde oldukça hiçbir şeyin önemi kalmayacaktır''.

“Her türden eylemimize, fikrimize ve ilişkimize aciliyet duygusu ve anIam veren şey, yalnızca mutlak ölüm gerçeği ve hayatın görece kısalığıdır. Eğer hayat ilelebet devam edecek olsaydı, ne yaratım ne gelişme olurdu. Everest çıkılmadan kalacak ve bitmeyen Senfoniye hiç başlanmayacaktı.”

Heidegger'in uyarısına göre birlikte yaşamamız geren trajedi; ölüm tek tek her insanın gerçeği iken hiç kimsenin kendi ölümünü yaşamayacak olmasıdır. Bu deneyimi göçüp giden değil başkaları paylaşacaktır. Ölen artık yoktur. Ölümün getirdiği acı, ölünü değil yaşayanın acısıdır.

Herkesin bildiği fakat hiç kimsenin yaşamadığı bir olay şekIinde tanımlanan ölüm için bir ozan şöyle der “ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi''.

Ölüm seni yanıltmasın
Usanma hayata yaraşan sesi aramaktan
Her kuşun palazladığı bir yuva vardır
Her dal güneşin ve rüzgârın avuçlarında
Kendi hevesince boyanır
Çünkü yaşaması gerekiyor bir şeylerin
Bir şeylerin, bir şeylerin senin olan
Nihat Behram

KAYNAK:
0I-  Jostein Gaarder İskambil Kâğıtlarının Esrarı
02-  0rhan HançerIioğlu: Felsefe Sözlüğü Remzi Kitabevi
03-   Orhan Hançerlioğlu: Toplumbilim Sözlüğü Remzi Kitabevi
04-  N.Yasemin Oğuz Ölüm, nesin sen? (Bilim ve Ütopya) Mayıs 1997, pp. 18-19
05-  Oğuz Polat. Ölüm nedir? Bilim Ütopya Mayıs 1997 pp.20-21
06-  Ölüm. 1. Basamakta Adli Tıp Uzmanları Derneği -Türk Tabipleri Birliği
07 - Paulo Coelho: Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım
08-  Amin Maalouf: Tanios Kayası çeviren: Esin Talu Çelikkan
09-  Christian Jacq. Ramses
10-  Tom Holland: Çölde Uyuyan Sır.
11-  Gılgamış Destanı. Cumhuriyet Kitapları. Çev. Muzaffer Ramazanoğlu
12-  Afşar Timuçin. Kaan'ın bıraktığı. Papirüs Yayınları
13-  Ali Haydar Bayat. Tıp ve Eczacılık Sembolü Yılan. İzmir Eczası Odası Bülteni Mart 1983.
14-  Çağatay Üstün. Tıp sembolünde bir başyapıt yılan
15-  Christian Jacq. Çöl Yasası
16-  Büyük Larousse Ansiklopedi
17-  Eren Akçiçek. ERENCE, İzmir. 1999
18-  İlhan Selçuk. Cumhuriyet Haziran 2000
19-  T. Watanabe. Adli Tıp Atlası.
20-  R.Bilington Felsefeyi Yaşamak (Ahlak Düşüncesine Giriş) (LivingPhilosophy: An introduction to Moral Thought 1995)
21-  Paulİne Gedge. Pramitlerin Kızı. (Child of The Morning)
***
İ. Hamit Hancı

22 Nisan 2017 Cumartesi

Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı: “Tayyip Bey ve 2019’da yapılacak seçimler”

Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı bugünkü köşesinde "AKP'nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan" dediği bir "haber kaynağının" görüşlerine yer verdi.
Yılmaz ARSLAN <y.arslan57@gmail.com>
Korkusuz gazetesi yazarı Can Ataklı bugünkü köşesinde “AKP’nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan” dediği bir “haber kaynağının” görüşlerine yer verdi.
Ataklı’nın aktardığına göre “Tayyip Bey’i şu anda 2019’da yapılacak seçimler çok endişelendiriyor.”
Ataklı’nın yazısını ilgili bölümü şöyle:
Referandum bitti ama hesabının kapanması çok zor. Gözler Yüksek Seçim Kurulu’nda. Onun gözü ise sarayda.
Bu köşede dün sizlere referandumdan çıkan sonucun sarayda endişe ile izlendiğini ve Erdoğan’ın yakın çevresinin “bu durumda 2019’daki seçimleri kazanamayız ki” korkusuna kapıldıklarını AKP’nin tepe noktalarını çok iyi tanıyan bir haber kaynağımın ağzından anlatmıştım.
Aynı kaynağım dünkü Halk Tv yayınımdan sonra tekrar aradı. “Yazın bugün en çok okunanlar listesinin başında” dedikten sonra “Asıl bomba başka” diye söze girdi.
“Asıl bomba” dediğine göre önemli herhalde.
Anlatmaya başladı, “Tayyip Bey’in morali çok bozuk. Kalabalıklar önünde yine esip gürlemesine haçlılardan falan bahsetmesine aldırma. Tayyip Bey’i şu anda 2019’da yapılacak seçimler çok endişelendiriyor. Hele önüne konan bir senaryo var ki, dehşet bir şey, çok korkunç.”
Tabii dinliyorum ama merakla “nedir o senaryo?” diye araya girdim.
“Bak” dedi “eğer bu referandumda yüzde 55 ve üstü evet çıkmış olsa Erdoğan çok rahatlayacaktı, oysa şimdi o seçimi kaybetme riski var. Asıl önemli olan ise kaybetmesi halinde ne olacağı” diye devam etti ve ardından da şunları söyledi;
“Şimdi senaryoya bakalım. 2019’da AKP cumhurbaşkanı adayı olarak Erdoğan’ı gösterecek. Diğer partiler de muhtemelen aday bulacaklardır, bu kez çatı aday falan gibi bir saçmalık olacağını sanmıyorum. Ancak her şey ikinci tura göre ayarlanacak. Muhalefet fazla aday gösterse bile asıl amaçları Erdoğan’ı ilk turda seçtirmemek olacak.”
Araya girip sordum “Erdoğan ilk turda seçilemez mi?” Haber kaynağım “Bana göre çok zor, çünkü zaten şu andaki fark çok az, buna bir de iki yılın sıkıntılı dönemini eklersen, yüzde 1’lik bir azalma bile Erdoğan’ın ilk turu geçememesine yol açar” cevabını verdikten sonra şunları söyledi;
“İlk turda Erdoğan seçilemeyebilir ama AKP Meclis’e birinci parti olarak girer, hatta salt çoğunluğu bile alabilir. Cumhurbaşkanlığı seçimine ise Erdoğan’la birlikte ikinci aday girecek. İşte plan burada işleyecek. Erdoğan’ın ikinci turdaki rakibi diğer bütün muhalefetle oturup bir tür koalisyon pazarlığı yapacak. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar dışarıdan atanacağı için destek verecek her siyasi harekete, gücüne göre bakanlıklar dağıtılacak. Böylece Erdoğan’ın seçilmesi halinde hiçbir şekilde varlık gösteremeyecek olan muhalif siyasetler bu sistemle iktidara gelecekler.”
Burada kendimi tutamadım “Erdoğan için gerçekten korkunç bir şey bu” dedim.
Ankaralı haber kaynağım devam etti; “Dur asıl korkunç olana geliyorum. Şimdi duruma bak, muhalefetin adayı kazanıyor, AKP Meclis’te çoğunluk sağlamış ama yeni sistem gereği yürütmeye asla karışamıyor, denetleyemiyor, yargılanmasını sağlayamıyor. En önemlisi Erdoğan bir anda siyasetin dışında kalıyor. Dokunulmazlığı kalkıyor. Bu durumda yeni Cumhurbaşkanı yargıya tamamen hakim olacağı için hemen harekete geçiyor ve Erdoğan’ın yargılanmasını istiyor. Erdoğan bir anda kendini yargı önünde buluyor ve artık güneş yüzü göremeyeceği bir cezaya çarptırılıyor. Bunu önleyebilecek bir şey var mı. Yok. Böylelikle Erdoğan tek hakim olmak isterken kendi kazdığı
kuyuya düşüyor. Bu senaryo Erdoğan’ı korkutmasın da kimi korkutsun?”
Haber kaynağıma “bunlar spekülasyon mu yoksa sarayda ciddi ciddi konuşuluyor mu?” diye sordum. Çok bozuldu “ben sana ne zaman spekülasyon aktardım, bunlar aynen yaşanıyor sarayda şu anda” dedi.
***
RTE artık seni iyi günler beklemiyor ve bu durumuna inan çok sevinen olacak
Erdoğan'ın en büyük korkusunu yazdı http://www.haberinyeri.net/siyaset/erdogan-in-en-buyuk-korkusunu-yazdi-h410.html35 dakika önce,  Twitter for Android //-----2,5 milyon mühürsüz zarfı geçerli sayan YSK, 2014'te AKP'nin talebiyle 1 sandık için seçimi iptal etmişti!… Seçim kanunu 98.madde: Mühürsüz zarflar geçersizdir.

14 Nisan 2017 Cuma

"10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya", Dünyanın en saygın tarihçilerinden ""Niall Ferguson"" yazdı...

Dünyanın en saygın tarihçilerinden Niall Ferguson, Amerikan Wall Street Journal gazetesi için Avrupa’nın yaşadığı mali krizden yola çıkarak "10 yıl sonra kıtanın ne durumda olacağı üzerine bir ütopya" kaleme aldı…
Niall Ferguson
Ferguson’un yazısı şöyle:
YENİ MERKEZ VİYANA
2021’in Avrupa’sına hoşgeldiniz. İspanya ve Fransa da dahil yaklaşık 10 hükümetin kafa derisini yüzen 2010-2011 büyük krizinden beri on yıl akıp geçti. Bazı şeyler aynı kaldı, ancak çok fazla şey değişti. Euro hala tedavülde, ancak banknotlar artık nadiren görülüyor. Brüksel, Avrupa’nın politik idare merkezi olmaktan çıktı. Viyana büyük bir başarı oldu.
GÜNEY HİZMETÇİ GİBİ
Avrupa Birleşik Devletleri’nin (Euro Bölgesi artık böyle biliniyor) çevre ülkeleri için hayat hala kolay olmaktan çok uzakta. Yunanistan, İtalya, Portekiz ve İspanya’da işsizlik yüzde 20’yi aştı.  Ancak 2012’de yeni mali federalizm sisteminin yaratılması kuzey Avrupa merkezinden fonların sağlam akışını sağladı. Daha önce Doğu Almanya’da olduğu gibi, Güney Avrupalılar bu takasa alıştı. Bölgenin nüfusunun beşte biri yüzde 65’in üzerinde ve beşte biri işsizken, insanlar hayattaki güzel şeylerin de tadını çıkarmaya zaman buluyor. Hepsi güneşli güneyde ikinci evlerine sahip olan Almanların hizmetçisi olarak çalışıyor.
İNGİLTERE AB’DEN ÇIKTI
Şimdi İngiltere Başbakanı olarak dördüncü dönemine başlayan David Cameron, kendi partisindeki Avrupa-şüphelilerinin baskısına gönülsüzce teslim olarak AB üyeliğini referanduma götürme riskini aldığı için şanslı yıldızlarına teşekkür ediyor. Kavgacı Londra tabloidlerinin kışkırttığı halk, ayrılmak için yüzde 59’a yüzde 41 oy kullandı. Brüksel’in bürokrasisinden kurtulan İngiltere, şimdi Çinli yabancı doğrudan yatırımının Avrupa’daki en sevdiği yer. Zengin Çinliler Chelsea’deki apartmanların bayılıyor, görkemli İskoçya av malikanelerinden bahsetmeye bile gerek yok.
‘EURO’NUN LANETİ
2021 yılındaki Avrupa Birleşik Devletleri, 2011’de çöken Avrupa Birliği’nden oldukça farklı. George Papandreou ve Silvio Berlusconi, ‘euronun laneti’ denilebilecek bu şeyin kurbanı olan ilk Avrupa liderleri değildiler. 2011 yılında mali korku euro bölgesinde yayılırken Hollanda, Slovakya, Belçika, İrlanda, Finlandiya, Portekiz ve Slovenya’da hükümetler düşmüştü.
İSRAİL VE İRAN SAVAŞTA
2011’de Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun parlak bir demokrasi çağına girdiğine inanalar vardı. 2012’de yaşanan olaylar sadece Avrupa’yı değil, tüm dünyayı sarstı. İsrail’in İran’ın nükleer santrallerine olan saldırısı Arap Baharı’nın barut fıçısına bir kibrit attı. İran, Gazze ve Lübnan’daki müttefikleri aracılığıya karşı saldırıya geçti. İsrail’in hareketini veto etmeyi başaramayan ABD, bir kez daha arka planda kaldı, en alt düzeyde yardım önerdi ve sonuçsuz bir çaba ile Hürmüz Boğazı’nı açık tutmaya çalıştı. Amerika savaş gemisinin tüm mürettebatı İran Devrim Muhafızları tarafından esir alınınca Başkan Barack Obama’nın yeniden seçilme şansı buharlaştı.
TÜRKİYE ARTIK LAİK DEĞİL
Türkiye anı yakalayarak İran’ın tarafını tuttu, aynı zamanda Atatürk’ün Türk devletinin İslam’dan ayırışını geri çevirdi. Seçim zaferi ile cesaretlenen Müslüman Kardeşler Mısır’da gücün dizginlerini yeniden eline aldı, İsrail ile olan barış anlaşmasını geri çevirdi. Ürdün Kralı’nın aynısını yapmaktan başka şansı kalmadı. Suudiler yürekten bir şekilde nükleer bir İran’dan kaçınmış olmayı dileseler de İsrail’i destekler gibi gözükmediler.
İSRAİL YAPAYALNIZ KALIYOR
İsrail tam olarak yalnızlaştı. ABD’de Başkan Mitt Romney, federal hükümetin bilançosunu yeniden yapılandırmaya odaklanmıştı. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Almanların özellikle korktuğu bir senaryoyu engellemek için müdahale etmesinin tam zamanıydı: İsrail’in çaresizce nükleer silahlara başvurması. Avrupa Birleşik Devletleri’nin Ringstrasse’deki yeni şık Dışişleri Bakanlığı’nda konuşan Avrupa Başkanı Karl von Habsburg El Cezire’ye şöyle açıkladı: ‘Önce, yeni bir petrol fiyarı yükselişinin sevgili euromuza etkisi konusunda endişelendik. Ancak en sevdiğimiz tatil bölgelerine radyoaktif madde yağması hepsinin önüne geçti.’
NİALL FERGUSON KİMDİR?
Niall Ferguson, Harvard Üniversitesi’nde tarih profesörü. Aynı zamanda Stanford Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde öğretim üyesi. Ekonomi ve tarih alanlarında 9 kitabı bulunan Ferguson, beş önemli belgesel çekti. Bunların arasında 2009’da En İyi Belgesel dalında Emmy ödülü alan ‘Paranın Yükselişi’ de bulunuyor. 2004 yılında Time dergisi Ferguson’u dünyanın en etkili 100 isminin arasına almıştı.

30 Mart 2017 Perşembe

"RUMLARIN KOMPLEKSİNE BAKIN" - Prof. Dr. ATA ATUN & "RUMLARDAN BİR DERS DAHA" - Yurdagül ATUN

RUMLARIN KOMPLEKSİNE BAKIN 
Prof. Dr. ATA ATUN
Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Yoannis Kasulidis dün bir açıklama yaptı. Bir çok medya kuruluşunun sürpriz olarak nitelemesine rağmen bana göre sürpriz olmayan bir açıklamaydı bu.
RUM BAKAN DİYOR Kİ;
1960 yılında kurulan “Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında yanlışlar yapıldı ve Türklere hak etmedikleri haklar verildi. Azınlık statüsündeki Kıbrıslı Türklere, çoğunluk olan Rumlarla eşit haklar verildi. Artık böyle bir uygulama olamaz. Türklere vatandaşlık hakları vereceğiz, hepsi o kadar. Türkiye’nin garantörlüğü ve Fiili garantisi de kaldırılacak ve bir daha da olmayacak(mış.)
KASULİDİS’İN YEDİĞİ NANEYE BAKIN SİZ.
Sanki kendisi ve Rumlar, bizler Kıbrıslı Türklere hak vermek yetkisinde, bunu kendi istedikleri kadar verecekler ve akıllarınca da bize lütufta bulunacaklar! Öyle zannediyor Kasulidis. “Aç tavuk kendini arpa ambarında sanırmış” atasözümüze çok da uygun bu kendini bilmezin, kim olduğunun ve karşısındakilerin de kim olduklarının farkında olmadan söyledikleri.
Zaten Avrupa Birliğine giriş nedenleri de, asırlardır yaptıkları gibi arkalarına Birliği alıp Türkiye’ye baskı yapmak, aynen Girit’te 120 yıl evvel oynadıkları oyunu sahneye koyarak önce Türk askerinin adadan çekilmesini sağlamak, sonra da Kıbrıslı Türkleri adadan silip atmak.
Rum Temsilciler Meclisi eski başkanı Yannakis Omiru’nun dünkü açıklamasını da Kıbrıs konusu ile ilgilenen herkes okumalı. T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği üyesi bazı devletlere ve Avrupa Birliği yetkililerine karşı takındığı dik duruşunu kendince  yorumlayan Omiru’nun söyledikleri ibretlik.
Omiru diyor ki “Artık Kıbrıs Cumhuriyeti ve Yunanistan’ın bu zamana kadar Türkiye’nin AB’ye üyeliğine verdikleri destekten vazgeçmeleri ve Türkiye-AB üyelik diyaloğunun sonlandırılması tezini ortaya koyup desteklemelerinin vakti gelmiştir.”
Eski Rum meclisi başkanı Omiru da, aynen Rum Dışişleri bakanı gibi bir hayal ve megalomanisi içinde. Sanki bugüne değin Türkiye’nin AB’ye girmesi için elden geleni yapmışlar da, şimdi artık yapmayalım diyor. Sanki AB-Türkiye katılım müzakerelerinde yer alan 35 adet başlığının altı tanesine veto koyan kendileri değil. Her fırsatta KKTC’de bulunan Türk Silahlı Kuvvetlerinin adadan gitmesi, Türkiye’nin garantörlüğü ve fiili garantisinin  kaldırılması için elden geleni yapmış olan da kendileri değil!
Aklıma en çarpıcı örnek olarak 1974 Mutlu Barış Harekatı sonrasında Cenevre’de başlayan barış görüşmeleri geldi. Görüşmelerin ikinci günü Rum Cumhurbaşkanı Vekili ve Rum Meclisi Başkanı Glafkos Klerides, Rum Milli Muhafız Ordusunun ağrı bir yenilgi alması ve adanın kuzeyindeki toprakların neredeyse yüzde 37’si Türklerin kontrolü altına girmesinden sonra masaya, 1972 yılında Makarios’un “Türklere hiçbir hak vermem, hatta Babutsa Mahallesinin Muhtarlığını bile vermem” diyerek reddettiği anlaşma planını koymuş, rahmetlik Cumhurbaşkanımız Rauf R. Denktaş’a da “Gel bu plan üzerinde anlaşalım” demişti, bizleri aptal zannederek...
Ne vakit Türkiye’ye baş kaldırmaya çalışsalar, ne vakit Kıbrıslı Türklerin haklarını yemeğe yeltenseler ve ne vakit ellerindeki ile yetinmeyip fazlasını isteseler, her seferinde de bir şeyler kaybediyorlar, aynen Annan Planı Referandumunda olduğu gibi. O gün “Evet” deselerdi, bu gün ada Rum hakimiyeti altında ve büyük bir olasılıkla da Türklerin nüfusu 50 binlerin altına düşmüş olacaktı. Şükür ki demediler…
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com & http://www.ataatun.org, Facebook: AtaAtun1 // http://www.twitter.com/ataatun
RUMLARDAN (ADA GREK'LERİNDEN)
BİR DERS DAHA
Yurdagül ATUN
AKEL'den dün iki basın açıklaması geldi. Kıbrıslılar bilir ama bilmeyenler için açıklayayım; AKEL, Rum siyasi parti. Bu parti, birçok Rum kuruluşu gibi sık sık Türkçe haberler gönderiyor. Tüm basın kuruluşlarının e mail adresi olsa gerek ki, hepimiz alıyoruz haberleri. Yayınlanır, yayınlanmaz, o basın kuruluşunun bileceği bir şey ama burada, AKEL’in nezdinde Rumlara imrenmemek mümkün değil.
E maille ilgili iki şey söyleyeceğim. Birincisi can yakan bir özeleştiri; Biz, -bizim partilerimiz- Rum haber sitelerine Türkçe basın açıklaması gönderiyor muyuz? Göndermiyorsak neden göndermiyoruz? Hadi akıl etmedik diyelim; Onlardan neden öğrenmiyoruz? Kıbrıslı Türklerin 1955-1974 arasında yaşadıklarını, gettolara hapsedilmelerini, ekonomik baskılara maruz bırakılmalarını, toplu katliamlara uğramalarını, diri diri toprağa gömülmelerini, yakılan yıkılan köylerimizi, Anavatan gelsin, bizi bu acılardan kurtarsın diye bekleştiğimizi, 1974’te Türkiye’nin, mecburiyetten adaya geldiğini anlatamadığımız için Avrupa, ABD ve diğerleri üzerimize çullanırken, hala daha öğrenemedik lobiciliği.
“Adamların genlerinde var” diyeceksiniz, doğrudur ama öğrenilen şeyler de var hayatta. Yazık ki biz görsek de öğrenemiyoruz. Millet olarak hafızamızın vahim durumda oluşu da, Rumlara inanmaya adanmışlara inanılmaz bir koz veriyor.
BM temsilcisi geliyor, AB Komiseri geliyor, müstemleke müfettişleri geliyor... Gelenin gidenin hesabı yok ama nedense ipe sapa gelmez haberler, ‘komşunun kızı demiş ki’ türünden tevatürlerle bunlar maniple ediliyor. Tahriklere varan yayınlarla da Rumları haklı addedip gidiyor. Biz ise sanal bir savaşın kurşun askerleri olarak içimizi rahatlatma adına kendi aramızda kalem oynatıyoruz, nutuk atıyoruz, politika yapıyoruz. Ki, birileri kalkıp Rum tezine çanak tutarsa, bir başkası anavatanımıza hakaret ettiği halde güllerle, barış güvercinleriyle karşılanırsa, dünyanın Rumlara destek vermesinde yadırganacak bir şey yok. Yadırganması gereken, bizim sergilediğimiz aymazlık.
İkincisi basın açıklamasının içeriğiyle ilgili. İçerikte Türkiye'nin NAVTEX yayınlaması eleştiriliyor ve "Türkiye ile Kıbrıs arasındaki münhasır ekonomik bölgenin belirlenmesi gerektiği, bunun da adadaki mevcut durum nedeniyle sadece Kıbrıs sorununun çözümünden sonra ve BM’nin deniz hukuku anlaşmasının maddeleri temelinde çözülebileceği" savunuluyor. 
Aptal yerine koymaya devam yani. Şimdi sormak lazım; adadaki mevcut durum çözülmeden sen niye kafana göre imza atıyorsun? Fellik fellik gezip, çıkmamış doğalgazı pazarlamaya, sorunlu bir bölgeye insanları çekmeye çalışıyorsun? Sen yaparken iyi de, Türkiye yapınca mı kötü? Haritayı önüne bir koy, sahil şeridini hesap et. KKTC Türkiye arasındaki bölge de benim, Güney de benim diyemezsin kafana göre. Ha dersen ki biz gazla ilgili adımları çözümden sonra atalım, o olur. Yoksa sana mübah, Türkiye'ye günah! Ne ala memleket ama…
“KIBRISLI TÜRKLERE 60 CUMHURİYETİNDE FAZLA HAK VERİLDİ
Alithia gazetesinde, Panayotis Çangaris imzasıyla yayınlanan “neden korkuyorlar ve garanti istiyorlar” başlıklı yazı, Rumların, Kıbrıslı Türklere bakışını, azınlık olarak gördüklerini açık ve net olarak anlatıyor. 1960 Anayasası’nın Kıbrıs Türklere normal demokratik koşullarda sahip olamayacakları imtiyaz ve yetkiler verdiğini savunan Çangaris,  “Mustafa Akıncı ve Kıbrıslı Türklerin, istisna olarak verilen hiçbir imtiyaz ve yetkinin sonsuza dek süremeyeceğini anlamaları gerekecektir” diyor.
Sonuna kadar okumanızı rica edeceğim yazıda özetle şu ifadeler yer alıyor: “Geçmişte ne oldu? Ayrıntılara girmeyeceğiz ve öz-esas (Kasım 1963) üzerinde duracağız: Devleti aksak çalışan bir devlet yapan anayasanın Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının yeniden düzenlenmesi çabasıydı (tarihte ‘Makarios’un 13 Maddesi’ olarak biliniyor.)
Öz; bir toplumun -Helen- anayasanın yeniden düzenlenmesi gerektiğini düşünmesi, diğer toplumun ise -Türk- önerilen düzenlemeyle 1960 Anayasası’nın verdiği imtiyazlarını ve yetkilerini kaybedeceğini ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kendisini azınlık olarak karşılayacak bir devlete dönüşeceğini düşünmesinden dolayı yeniden düzenleme gerekmediğini onaylamasıdır. (Şayet Türk toplumu bunu, çatışmaların provokasyona başlaması için bahane olarak yorumluyorduysa da çok az önemi var). İki noktanın önemi var:
1.1960 Anayasası’nın Türkleri azınlık olarak değil, Kıbrıs’ın Helenleri ile eşit toplum olarak karşılaması ve anayasamızın Türk toplumuna hem o zamanki hem bugünkü demokratik mantığın gerektirdiklerinin ötesinde çok güçlü anayasal yetkiler vermesidir.
2.Türk garantileri vasıtasıyla Kıbrıs’ın Türk toplumunun, Kıbrıs’ın Helen toplumunun hiçbir zaman demokratik mantığı uygulamaya kalkışmayacağına (kalkışsa bile önlem için emniyet sübabı olduğuna) dair korunmuş ve güvende hissetmesidir. ‘Kader’ er ya da geç gelecekti ve bunu biliyorlardı.
*İlk hüküm, Kıbrıs Türklerinin gerçekten, 1960 Anayasası’nın kendilerine normal demokratik koşullarda sahip olamayacakları imtiyaz ve yetkiler verdiğini bildikleridir.
*İkinci hüküm ise sana fazla gelen ayrıcalık ve yetkiler elde ettiğini bildiğin ve aynı zamanda bunları sürdürmeyi istediğin zaman, bu imtiyaz ve yetkilerin gelecekte hiçbir zaman kaybolmayacağına dair bir ‘koruma kalkanı’ talep etmen mantıklıdır.
*Üçüncü hüküm, ‘Gelecekte neden kaybetsinler’ sorusunun yanıtıdır. Yanıt ise; demokratik bir yönetim şeklinin normal gelişmesinin bir grup insana ırkçı imtiyaz ve yetkilerin verilmesi değil, ırk, din ve etnik kökeninden bağımsız olarak tüm insanların eşit imtiyaz ve yetkilerden yararlanması olduğudur. Yukarıdaki üç hükmü hem Kıbrıs Türkleri hem de Ankara biliyordu. Ve bunları bilmelerinden dolayı ‘demokratik mantıktan’ bağımsız olarak Türk garantilerinin sonsuza dek imtiyaz ve yetkiler sağlayacağını düşünüyorlar.
Söz konusu olan tam olarak budur. Mustafa Akıncı ve Kıbrıslı Türklerin, istisna olarak verilen hiçbir imtiyaz ve yetkinin sonsuza dek süremeyeceğini anlamaları gerekecektir.”
Rumların, dörde bir oranlamasının, dört özgürlüğün rahatlığıyla adaya yayılacak olmasının sakıncalarını, Kıbrıslı Türkleri ayrıcalıklı azınlık olarak gördüklerini dile getirenleri “barış düşmanı” olarak nitelendirenlere yukarıdaki yazıyı iki kez okumalarını tavsiye ediyorum. Bilsinler ki bu adada kan, gözyaşı istemediğimiz içindir tüm çabamız. Dili, dini, kültürü, ağladıkları-güldükleri günleri/bayramları ayrı iki toplumu zoraki biraraya getirmek için uğraşıyor, adadaki huzuru kıskanan savaş simsarları. >>Yurdagül ATUN<<
***
Anastasiadis: “Kıbrıslı Hellenizm” ...
Yazar: Prof. Dr. ATA ATUN | Tarih: 31/03/2017 | Saat: 13:07

Anastasiadis: “Kıbrıslı Hellenizm”  
Anastasiadis, BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile 23 Mart günü yaptığı görüşmeden sonra bir açıklama yaptı. Bu açıklamanın satır aralarında kullandığı kelimeler ibretlik. Bizim içimizde kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanıtanlara hayal içinde olduklarının dersini veriyor Anastasiadis.
Görüşmeden sonra gazetecilerin sorularını yanıtlayan Anastasiadis, Guterres ile Eide arasında farklı bir yaklaşım saptayıp saptamadığı sorusu üzerine yaptığı açıklama içinde yer alan bir paragraf aynı aşağıdaki gibi, kelimesi kelimesine:
Farklı bir yaklaşım olduğunu sanmıyorum. Bu ne herhangi bir arabulucu ne de Avrupa Birliği’nin meselesidir. Nüfusun demografik oluşumunu değiştirebilecek ya da “Kıbrıs’ın Helenizm”ini tehlikeye atacak bir isteğin uygulanması “Kıbrıslı Helenizm”i için bir tehlike teşkil ediyorsa, hiçbir üçüncü şahsın bunun kabul edilmesi ve uzlaşıya varılması konusunda dayatma uygulayamaz.
Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm” tanımları, bizim aramızdaki kendini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanımlayan kesimler için ders niteliğinde bir tanımlama. Anastasiadis’in ağzından daha bugüne değin “Rumca konuşan Kıbrıslı” veya da “Rumca konuşan Kıbrıslılar” gibi bir laf duymadım. “Biz Heleniz”den başka bir tanımlama da duymadım. Rumlarda Kıbrıslılık olgusu yok, sadece ve sadece “Helen” ırkından olmak olgusu var. Bu inanışlarının kökeni de Bizans dönemine dayandırılmakta. Kendilerini “Bizans’ın torunları” olarak has be has “Helen” addetmekte Rum adadaşlarımız.   
Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm” tanımları da Kıbrıs adasının Helen dünyasının bir parçası olması ve aynı ülküyü taşıması, diğeri de Kıbrıslı Rumların akıllarındaki ve ruhlarındaki Helen ırkından olmak duygusu ve ülküsüdür. Agona’ları da, yani “en büyük hedefleri” de adadaki Türklerle mücadele edip adayı Yunanistan’a bağlamaktır. Bu düşünce ve idealleri içinde, Kıbrıslı Türklere” ve de kendilerinin Türk olmadıklarını vurgulamak için “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye kendilerini tanıtan kişilere yer yoktur. Olsa olsa, bu kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslı” diye tanıtan ve ırklarının ne olduğu belirsiz kişilere verecekleri hak sadece vatandaşlık hakları olabilir aynen Rum kesiminde yaşayan Maronitler’e, Ermeniler’e ve Venedik döneminden kalan Katolikleri tanımlamak için kullandıkları Latinler’e verdikleri haklar kadar. Zaten 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasasında “Maronitler, Ermeniler ve Latinler “Azınlık” olarak tanımlanmasalardı 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti Temsilciler Meclisinde (Parlamento) birer adet, konuşma hakkı olan ama oy kullanma hakkı olmayan sandalyeye de sahip olamazlardı. 1960’dan günümüze kadar çoktan asimile olup Rumlaşırlardı.
Lüzinyan, Venedik ve Osmanlı devrini anlatan tarih kitaplarında, batılı tarihçilerin kitaplarında ve Milat sonrasında çeşitli asırlar içinde adamıza gelip, her yeri dolaşarak gözlemlerini anı notlarına döken 167 Avrupalı gezginin notlarında da kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan ve soyu sopu belli olmayan bu güruha, bu ırka veya da bir millete ait en ufak bir not yok. Nereden çıktı bu “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” tanımlaması, soyları sopları nereye dayanıyor pek de anlamış değilim, son 2 bin yıllık Kıbrıs tarihini tüm detayları ile neredeyse ezbere bilmeme rağmen.    
Rumlar için varsa da yoksa da kendi “Helen” ırkları, “Kıbrıs’ın Hellenizm”i ve “Kıbrıslı Helenizm”leri. Bu tanımlamaların içinde ne Katolik Maronitlere, ne Katolik Latinlereve ne de yarı Ortodoks olarak tanımlanabilecek Gregoryen Ermenilere ait tek bir yer yoktur. “Türkçe konuşan Kıbrıslılar”a ise hiçbir yer yoktur, zaten olamaz da Helen ırkından olmadıkları için.
Anastasiadis’in açıklamasındaki bir diğer önemli yer de ilgili paragrafın son cümlesi. “Kıbrıs’ın Helenizm”ini tehlikeye atacak bir isteğin uygulanması “Kıbrıslı Helenizm”i için bir tehlike teşkil ediyorsa, hiçbir üçüncü şahsın bunun kabul edilmesi ve uzlaşıya varılması konusunda dayatma uygulayamaz.” Özetle Anastasiadis bu son cümle ile, hiçbir kimse bizi ve Kıbrıs adasını “Helen” olmaktan çıkaramaz, herhangi bir dayatma da yapamaz diyor. Yaparsa “giyeriz çizmeleri, takarız silahları ve Agona’mızı başlatırız”ın mesajını veriyor.  
Kendilerini “Türkçe konuşan Kıbrıslılar” diye tanıtan, Türklükten imtina eden, ne oldukları belirsiz kişilerin kulaklarına küpe olsun Anastasiadis’in bu sözleri.             
Prof. Dr. Ata ATUN
e-mail: ata.atun@atun.com veya  ata.atun@gmail.com
http://www.ataatun.org 
Facebook: AtaAtun1
http://www.twitter.com/ataatun

Yazar Notu: Bu yazı başka bir yerde yayınlanmaktadır.(KKTC Diyalog Gazetesi)

23 Mart 2017 Perşembe

"TÜRKİYE'DE KADIN OLMANIN DAYANILMAZ GÜÇLÜĞÜ" & "AZINLIK KİME DENİR? (VE GÜNDEMDEKİ HOLLANDA)" NİLGÜN GÜRESİN

Nilgün GÜRESİN
TÜRKİYE'DE KADIN OLMANIN DAYANILMAZ GÜÇLÜĞÜ
NİLGÜN GÜRESİN
20. Yüzyılda İstanbul’da doğduğumda dahi Türkiye’de “kadının saygınlığı”bugünkünden daha fazlaydı. Cumhuriyet çocuğu olan annem ve onun arkadaşlarının hemen hepsi zor savaş koşullarında yaşamış olmalarına rağmen iyi eğitim almış, çoğu meslek sahibi, özgüveni yüksek, kadın-erkek eşitliğini benimsemiş bireylerdi.
Müslüman, Yahudi, Ermeni, Rum ama laik ve Cumhuriyetçi olan bu kuşaklar birbirlerine düşman değil, komşu, arkadaş olmuş, demokrasiye ve ülkenin geleceğine inanmış kentlilerdi. Mazbut yaşarlar ancak tiyatroyu, konseri, konferansı atlamazlar ve en önemlisi kızları ve oğulları arasında bir ayırım yapmadan onları 21. yüzyıl Türkiye’sine hazırlamaya çalışan fedakar kuşakların temsilcileri idiler. 
Ana, babalarımız ne yazık ki, yanılmışlar.
21. yüzyıl Türkiye’si ileri değil, gerisin geriye gitti. Erkeklerimiz daha bir maço, daha bir şiddet yanlısı, kendinde her hakkı görüp, kadını, kızı aşağı gören, hayvanları, çiçekleri, doğayı sevmeyip,  altına bir cip, eline son moda bir telefon çekip, herhangi bir üniversitenin diplomasını da alınca kendini kral, kural ve sınır tanımamayı ise büyüklük zanneden; hayatında bir kez olsun Fazıl Say dinlememiş, geleneksel, ayakkabılarını hala kapının dışında çıkaran, davranış biçimi kentli değil, taşralı bireyler oldular.
Kadınlarımız ise evde oturmayı tercih edip, bütün gün televizyon seyreden, akılları fikirleri güzellikte, alışverişte, ekonomik olarak erkeğe bağımlı, özgüveni az bireyler olarak yetiştiler. Hani “genç ülke Türkiye” diye övünüyoruz ya, gençlerin davranışlarına, hedeflerine, meraklarına bir bakın, neyin peşindeler göreceksiniz? Amaç “köşeyi dönme”. İstisnalar ise kaideyi bozmuyor maalesef ve onların da birçoğu kendilerini batıya atabilme peşinde. Haksız da değiller. İşte bugün Türkiye’yi ben böyle görüyorum. “Ama başka ülkelerde de şu, bu oluyor” demesin kimse bana. Zira başkaları beni ilgilendirmiyor.
Ben 30 yıla yakın çalıştığım, emek verdiğim, canımı, dişime takarak savunduğum Türkiye’nin hala 7. yüzyıl kafasıyla yönetilmeye çalışıldığını görünce, okuyunca, duyunca destekleyecek bir şey bulamıyorum. 21. yüzyılın 2016 yılında Türkiye’de adaletin, hukukun, demokrasinin  “evrensel tanımlara uyması” gerekmediğini söyleyenler çıkınca üzülüyorum ama pek de şaşırmıyorum. Engelli kızına yıllarca tecavüz etmiş bir sapık adamın müebbet hapse mahkum edilmesi için bir kampanya başlatmaya Gerek Olmadan bu ülkenin kanunlarının, savcılarının, hakimlerinin ve adil yargısının görevini yapmasını bekliyorum. Tüylerimi diken, diken eden meşhur tecavüz önergesi şu veya bu nedenle geri çekilince toplumun memnun, mesut, şarkılar söylemesini değil, Türkiye’nin nasıl oldu da böyle önergeler verebilen vekiller seçtiğini düşünmesi gerektiğini hatırlatıyorum. Şort giyen bir genç kıza saldırana akıl vermek yerine, Türk kadınını, anasını, bacısını yücelten kanunların çıkartılmasını destekleyen erkekler arıyorum.
Türkiye bilmem kaçıncı büyük ekonomiye sahip, şöyle hukuk devleti, Avrupa bize akıl öğretmesin, bu yabancılar önyargılı ve bizi kıskanıyorlar da ondan falan iddiaları ile uyutulmaya çalışılmaktan bıktığımı ve bunları söyleyenleri ise çeşitli dünya istatistiklerini incelemeye davet edip, Türkiye’nin yerine bir göz atmalarını öneriyorum. 
Bu güzel ülkeyi sadece Atatürk ve arkadaşlarına borçlu olduğumuzu bir kez daha hatırlayarak...
***
AZINLIK KİME DENİR? (VE GÜNDEMDEKİ HOLLANDA)
NİLGÜN GÜRESİN
Hollandalılar kendi ülkelerindeki azınlıklara allochtone derler.
Ben de bir Türk olarak o ülkede yaşarken allochtone kategorisindeydim. Bu kategori meselesini ilk duyduğumda çok tuhafıma gitmişti. Kendini bir “dünya vatandaşı” olarak düşünen ve öyle de olan bana, benim alnıma birdenbire bir etiket yapıştırılmıştı. Üstelik de benim rızam olmadan…
Ha, diğer taraftan da sarı saçlı, yeşil gözlü ve yaz ayları hariç beyaz tenli olduğum için de canımı sıkan “ Siz kesinlikle Türk olamazsınız” yorumları…
Azınlık olma duygusunu işte böylece tattım ve zaman içersinde kendi ülkemdeki azınlıkların ve kendini azınlık olarak hissedenlerin duyarlılığını da bu nedenle içten içe anlayabilme yeteneği geliştirdim.
Şimdilerde kendi yaşadığım topraklarda da allochton olma tehlikesiyle karşı, karşıya olduğumu düşünmeye başladım. Başımda türban olmadığı için; oruç tutmadığım için; Asmalımescit için… İstanbul’da artık mahalle baskısını burada doğup, büyümüş ve birkaç kuşak İstanbullu olan ben de hissediyorum.
Geçen hafta (Ramazan öncesi) aniden Asmalımescit’e baskın yapan zabıta ekipleri orada oturmuş ailecek veya arkadaşı, sevgilisiyle sakin, sakin yemeklerini yemekte olanlara hiç ama hiç aldırmadan, masa, sandalye, buzdolabı Allah ne verdiyse toplayıp, götürmüşler. Neymiş efendim “Restoranlar işgaliye ödemeden masaları sokaklara koyuyorlarmış”…
Buna kimsenin itirazı yok. Vergini vereceksin; işgal ettiğin yerin bedeli neyse onu ödeyeceksin. Ama bu baskın yapma tarzı insanı düşündürüyor. Gözdağı gibi adeta… Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Bulgaristan öykülerini anımsatıyor. O gün orada güzel bir vakit geçirmeye gidenlerde ise ister istemez “azınlık” duygusu ve korkusu başladı.
Sorum şu: Bu benim yaşam tarzıma yönelik yeni bir tavır mıydı? Önce Ankara’da ailesiyle birlikte içkili restorana gitti diye gözaltına alınan gencin başına gelenler; daha sonra Boğazkesen’deki galeriye yapılan saldırı….
Bunlara “Dur” demek kime düşer sizce?
Cevabını bilen varsa beri gelsin...

21 Mart 2017 Salı

BABAM SEVDİRDİ (TAYFUN TALİPOĞLU) İsmahan ÇERİBAŞI

BABAM SEVDİRDİ (TAYFUN TALİPOĞLU)
İsmahan ÇERİBAŞI
Cümlenin bittiği ya da bütün ezberinin bozulduğu zamanlar vardır… Dermanın kalmaz bir söz söylemeye, senin için önemli olan insan herkes için önemli olmadığı için canın yanar, üzülür, köşene çekilir bir rahmet okursun…
Bugün; yani 21.03,2017 Salı… O tarifsiz acının yaşandığı günlerden sadece biri…  Saat 10 gibi telefon çaldı, arayan babamdı…
- Duydum mu kızım,
- Neyi baba
- Tayfun talipoğlu ölmüş,
- Ölmüş mü?
Söyleyecek söz bulamadım, ayağıma prangalar vuruldu, dilime bir mühür… İçim den birden cız diye ses geldi… Albüm çalışmalarını izlediğim, kitabını beklediğim, hafta sonu İstanbul da olduğunu bilip gidemiyorum diye üzüldüğüm adam; Tayfun TALİPOĞLU ölmüş… Kalbine yenil, miş böyle bir adam nasıl kalbine yenilir, aklım almıyor… Yüreğimize cemre düşüren, yolların hikâyesini yazan adam, nasıl olur da kendi hikâyesini bu kadar kısa sürdürür… İnanmak kabul etmek istemediğim ölümlerden sadece biri Tayfun TALİPOĞLU…
2010 yılıydı, Üniversite öğrenimi gördüğüm okula söyleyişi için gelmişti Sayın Talip TALİPOĞLU…. Saatler öncesinden yerimi almış can kulağı ile onu dinlemek için hazırlanmıştım… Babamın yıllardır televizyondan gösterdiği adam… Şiirlerini, köşelerini zevkle okuduğum, dinlediği adam karşımdaydı… En başta söylemişti “ lütfen telefonlarınızla dikkatimi dağıtmayın” diye… Belliydi, dağınık olanı toplamaya gelmişti…  
Seviyordum, babam sevdirmişti onu bana… Sabah erken saatlerde “bamteli” adlı programını erkenden kaldırıp “bak çocuklar nasıl okuyor” diye nasılda izletirdi… Ne günlerdi be babam…  Neyi nasıl anlatacağını bilirdi, çaresizliği iki cümle özetler hayatıma ilmek-ilmek işlerdi… Her türküyü sazı çalmayacağı gibi dili her sözü de söylemezdi… 
Bugün 21.03.2017 Salı… Ve…
*** Gidiyor babam… 
Yüreğimize cemreyi düşüren insan,
Bıkmış artık… 
Sevmeyecekmiş, görmeyecek, duymayacakmış…
Gidiyor babam… 
Her sabah soframıza aldığımız adam…
Gözlerde yaş, kapıda gam var,
Yolları, yol hikâyesini yazan adam,
Noktayı koydu gidiyor… Seni beni bizleri görmeden gidiyor…
Mekânın cennet olsun güzel insan…
Ismahan ÇERİBAŞI